Aynı şehirde, aynı akşam düzenlenen üç farklı kültür sanat etkinliği, kültürel üretimin nasıl sınıflandırıldığı sorusunu gündeme getiriyor. Bir yanda devlet opera ve balesinin sahnelediği bir eser, diğer yanda bir belediye kültür merkezinde sahne alan yerel halk müziği topluluğu, öte yanda ise binlerce kişinin katıldığı popüler bir konser bulunuyor. Bu üç etkinliğe katılan insanlar, gönüllü olarak bir araya gelip ortak bir duyguya ortak oluyor. Ancak ertesi gün gazetelerin kültür sanat sayfalarında bu etkinliklerin ele alınış biçimi birbirinden oldukça farklı olabiliyor.
Söz konusu etkinliklerden biri sanat başlığı altında eleştiri yazısına konu olurken, bir diğeri geleneksel kültür kategorisinde haber olarak yer alıyor. Popüler konser ise çoğunlukla magazin ya da eğlence sayfalarına yönlendiriliyor. Oysa her üç etkinlikte de insanlar bir araya geliyor, bir şey dinliyor, izliyor ve ortak bir duyguya katılıyor. Bu noktada akıllara, bu üç deneyim arasındaki görünmez hiyerarşiyi kimin kurduğu sorusu geliyor. Bir eseri yüksek sanat, bir başkasını popüler kültür, bir üçüncüsünü ise halk kültürü olarak tanımlayan şeyin yalnızca estetik nitelikler mi olduğu, yoksa bu nitelikleri değerlendirenlerin toplumsal konumu mu olduğu tartışılıyor.
Opera binasının kapılarından içeri giren bir kişi kültür alanına dahil olurken, bir düğün salonunda zeybek oynayan kişinin bu alandan çıkıp çıkmadığı sorgulanıyor. Bir senfoni orkestrasını dinlemek kendiliğinden kültürel bir faaliyet sayılırken, milyonlarca insanın izlediği bir televizyon dizisi üzerine konuşmanın neden aynı entelektüel ciddiyetle ele alınmadığı sorusu gündeme geliyor. Bu sorular ilk bakışta yalnızca zevk meselesi gibi görünse de aslında kültürün kim tarafından tanımlandığı meselesine işaret ediyor. Kültür kelimesi gündelik dilde son derece masum ve nötr bir kelime gibi görünse de pratikte durum değişiyor.
Bir sözlükte kültür, bir toplumun sanatını, geleneklerini, değerlerini ve yaşama biçimlerini kapsayan geniş bir tanım olarak sunuluyor. Fakat neyin kültür sayılacağına, hangi eserin müzeye girip hangisinin unutulmaya terk edileceğine, hangi sesin devlet korosunda söyleneceğine karar verildiği anda mesele estetikten çıkıp doğrudan siyasete dönüşüyor. Her kültür tanımı, aynı zamanda görünmez fakat son derece etkili bir sınır çiziyor. Bu sınırın içinde değerli, korunmaya, arşivlenmeye ve gelecek kuşaklara aktarılmaya layık görülenler kalırken, dışında kalanlar sıradan, bayağı, ticari ya da basitçe önemsiz olarak damgalanıyor. Kültürel üretimin hangi alanlarda görünürlük kazandığı ve nasıl bir değer atfedildiği, toplumsal yapı içindeki güç ilişkileriyle yakından bağlantılı bulunuyor.





